biyografi 

basında

çeviriler

söyleşi

ana sayfa

       
ROMAN
peygamber çiçeği
asmalı pencere
ÖYKÜ
kurtboğan
kiraz küpeler
gurbet kaçtı gözüme
turuncu eleni
le transanatolien
GEZİ
bükreş günleri
ÇOCUK KİTABI
bizim sinemamız var
cumartesiye çok....
 
CEREN BALEL
 
MEKTUPLAR
HAFTANIN YAZISI
ARŞİV
 
iletişim
 






CUMARTESİYE ÇOK VAR MI?  

                                

          “Adım Deste. On yaşındayım. Saçlarım uzun. Okula giderken örgü yapıyorum. Ben yapmıyorum. Ablam yapıyor. Ablalarımın en çok, büyüğünü seviyorum. Onun adı Gülname. Saçlarımı ören de işte o. Gülname ablamdan başka altı ablam daha var: Gülperi, Metanet, Birgül, Semiha, Sultan, Emine. Bir de Beste vardı, benim ikizim. Evlatlık verdiler onu. Çok oldu, okula bile başlamamıştık daha.  Metanet  ablamla Sultan ablam evliler. Benim yaşımda çocukları var. Birgül ile Gülperi de yeni evlendiler. Ağabeyim az. Üç tane. Kadir ağabeyimle Abdurrahman ağabeyim. Bir de Feridun var, ama ben onu sevmiyorum. Ağabey demiyorum ona. Dövüyor beni.

            Kadir ağabeyimle Abdurrahman ağabeyim çok güzel. Hiç dövmüyorlar beni.

             Kadir ağabeyim, kızına alırken bana da elbiselik aldı. Öyle güzel ki görseniz bayılırsınız! Kocaman kocaman çiçekleri var. Sarı, mavi, turuncu... Ben aslında pembeyi daha çok seviyorum. Kahvecinin kızınınki gibi yeşilin üzerine pembe çiçekli olsa çok daha iyi olurdu. Ama olsun, n’apıyım, Kadir ağabeyimin aldığı da güzel. Erzincanlıların Nebiye’ninkine benziyor. Melek yengem dikti. Rengi başka ama desenleri kahvecinin kızınınkinin aynısı. Onu da Melek yengem dikmişti. Nebiye’ninkini annesi dikmiş. Melek yengeme getirmediler. Onun için de kolları daracık, omuzları düşük, beli bol... Eteği de sarkıyor. Tabii, Melek yengeme getirmezlerse olacağı o! Gördüm annesini. Onun diktiği o kadar olur!

            Melek yengemi çok seviyorum ben. Elbiselerimi hep o dikiyor. Okul önlüğümü de... ”

            Sustu. Elindeki kalemi ve rahatça okuyabilmek için gözüne adamakıllı yaklaştırdığı defteri ders çalışırken masa yerine kullandığı sofra tahtasının üzerine bırakıp çekirdek külahını yeniden önüne çekti Deste.

 Bir yandan çekirdek çıtlatırken bir yandan da yazdıklarını gözden geçirmesinde hiçbir sakınca yoktu. Nasıl olsa defteri gözüne yaklaştırmak için bir eli yetiyordu.

 Aslında iyice de bunalmıştı. Bu güzel havada dört duvarın arasında kapanıp kalmak pek de güzel bir şey değildi. Yaşıtları sokaklarda koşturup duruyordu. Açık pencereden gelen çocuk sesleri, bitişik odadan duyulan ağlama seslerini bastırıyor, hatta bazen duvarlarda yankılandıkları bile oluyordu. Ama mecburdu. Ödevini vaktinde yapmayınca olacağı buydu.

 Okuması bitince defteri bıraktı. Bir koşu gidip yandaki odada içini çeke çeke ağlamaya çalışan Gülname ablasına bakmayı düşündüyse de vazgeçti. Yanına giderse ablası daha da üzülebilirdi. En iyisi, kendi haline bırakmalıydı. Birkaç çekirdek daha çıtlattıktan sonra kaleminin ucunu sivriltip yeni baştan alçacık sofra tahtasının üstüne abandı. Kaldığı yerden devam etmeye başladı:

“Kadir ağabeyimin aldığı entarilik sandıktaydı. Alalı çok olmuştu. Annem arasına yağlı çıralar koyup sandığa kaldırmıştı.

“Sırtındakinin suyu mu çıktı?  Hele o eskisin biraz, demişti...”

            Durdu. Çekiştirip durduğu burnunu sildi. Defterin üzerine dökülen gündöndü kabuklarını sıyırıp sofra tahtasının üzerine serili örtünün bir köşesine topladı. Ağzına bir çekirdek attı. Külahtaki çekirdeklerin irilerinden seçip önüne hazırladıktan sonra doğruldu, uzun uzun gerindi, eğilmekten uyuşan belini oynattı. Yumruğuyla arkadan bastırıp kamburunu düzeltti.

             Son yazdıklarını gözden geçirdi:

            “Geçenlerde bu işin üzerine, çıkardı Melek yengeme verdi annem.

            “Dik de giysin bari, dedi. Madem geleceklermiş, adama benzesin biraz...”

            Okudukça gözleri ışıldıyor, içine bir ferahlık yayılıyordu. Şöyle böyle derken bayağı güzel oluyordu ha ödevi! Yarın kim bilir ne beğenecekti öğretmen. “Aferin” diyecek, en büyük notu ona verecekti. Temizlik kolu başkanlığını bakkalın kızı Sıdıka’dan alıp ona verecekti belki. Hatta belli mi olur, bakmışsın, kitabı da o kazanabilirdi. Ah, o zaman arkadaşlarının yüzünü görecektin! Ne kadar üzülecek ve kendileri kazanamadılar diye çatır çatır çatlayacaklardı. Oh olsun! Görsünler bakalım, köylü kızı diye alay ettikleri, hiçbir şeyde aralarına almak istemedikleri Deste nasılmış!

            Sabah olmuş da ödevini götürmüş, öğretmen de çok beğenip iki kez üst üste okutmuş gibi heyecanlandı. Sanki öğretmen beğendiği ödevleri yaptığı gibi bir kez de astsubayın oğluna okutuyor, Deste de oturduğu yerden göğsünü kabartarak arkadaşlarını süzüyordu. Almanyalı Pakize’nin yüzünü buruşturarak biraz sonra okuyacağı ödevini gözden geçirişini, Binbir Çeşit Memet’in oğlunun önündeki çocuğa yumruk atışını, Yeşim’in sıra kendisine geldiğinde ödevini neden hazırlamadığı konusunda kıvıracağı yalanı hazırlamak için başını önüne eğip hınzırca düşündüğünü görür gibi oldu.

            Öğretmenlerin, sınıfa müdür ya da müfettiş geldiğinde parçaları okuttuğu – müsamerelerde ve törenlerde de şiirleri o okuyordu – astsubayın oğlu metnin sonuna yaklaştıkça bakkalın kızı Sıdıka’nın hırsından mosmor kesildiğini, ne yapacağını bilemeden ellerini ovuştururken yanındaki arkadaşlarına dirsek vurarak pis pis kendisini süzdüğünü görür gibi oldu.

            Acı bir kapı gıcırtısıyla düşlerinden sıyrıldı. Sınıfın, öğretmen de dahil, kendisini alkışlayışı, tüm gözlerin bir anda üzerine çevrilmesi... Sıdıka’nın ödev yazılı defterin sayfasını hırsla kopararak avucunun içinde buruştururken, burun bükerek kahvecinin kızına bir şeyler fısıldaması... Sonra ikisinin birlikte dişlerini göstererek gülmeleri... Hepsi geride kaldı.

            Çabucak kendini toparladı. En iyisi kaldığı yerden sürdürmeli, yazacaklarını bir an önce  bitirmeliydi. Böylece bir anda herkesin gözünde bambaşka bir Deste olup çıkacaktı. Kendisinin  hiç de arkadaşlarının ya da öğretmenlerinin sandığı gibi tembel, beceriksiz biri olmadığını göstermiş olacak; bir daha da kimse onunla alay edemeyecekti. Saçını çekip ayağına çelme takamayacaktı.

            Öylesine heyecanlıydı ki dizleri titriyor, yüreği dolup taşıyordu. Kağıdın üzerine iyice abanıp yazmaya koyuldu:

            “... Yengem de dikti. Çok güzel oldu. Benim yengem çok güzel diker. Mahallenin dikişini hep o dikiyor. Başkaları gibi değil ki Melek yengem! Okumuş. Akşam sanatı bitirmiş.”

Başını adamakıllı eğiyor, yazıyı pek iyi seçemeyen gözlerine iyice yaklaştırarak, yazdıklarını bir kez de okuyarak sürdürüyordu:

            “... Diktiği dikişleri görünce komşuların ağzı açık kalıyor. Birinin sırtında yeni bir şey gördüler mi:

            “Çok güzel olmuş kız, güle güle giyin! Kime diktirdin, Karslıların geline mi? diyorlar hemen.

            Bazıları da imrenerek bakıyor. Dikiş parasının çok pahalı olduğunu söylüyor:

“Ona vereceğim parayla - Mahmutpaşa’dan aldığı hazır elbiseyi göstererek - ondan üç tane alırım.

            Elbise diktiren kadın öteki kadının sırtındakine şöyle bir bakıp omuz silkiyor.

            “Valla ne bileyim, ayıp değil a, öyle uydurma şeyleri giyemiyorum ben. Ne o öyle, insanın üstünden kaçacak gibi duruyor. Ama bak, Allah için söylemeliyse öğretmenin karısı bayağı güzel dikiyor, diyor.

            Melek yengem dikti ama annem giydirmedi. Misafir odasına koydu.

            “Elleme! dedi.

            Cumartesi günü giyer, elin adamlarını yanına temiz pak çıkarmışım. Şimdi giysem, iki saatin içinde elime yüzüme benzetirmişim. Öyle malımın kıymetini bilecek adam mıymışım ki temiz tutaymışım...”

            “Deste! Ne konuşuyorsun kızım öyle kendi kendine? Gel şunu giy de, daraltayım biraz.”

              İrkildi birden.

            Melek yengesinin sesiydi. Yine elbise giydirecekti mutlaka. Ay! Melek yengesinin de şu huyu yok mu!... Deli ediyordu adamı. Her gün her gün prova! Olacak iş mi yani! Melek yengesini çok seviyordu ama başkalarının elbisesini giymeyi hiç sevmiyordu. Elalemin elbiselerini onun üzerinde prova etmesi canını sıkıyordu. Ne kadar yapmayayım dese de, bir bakmışsın, başkasının olduğunu unutup elbiseyi benimseyiveriyordu Deste. Düşler kurmaya başlıyordu kendi kendine. O güzel, pahalı elbiselerle sokağa çıkıp salına salına dolaştığını, Erzincanlıların Nebiye’nin ağzının açık kaldığını, Sıdıka’nın hasetinden çatladığını düşünüyor; prova bittiğinde de tüm düşleri alt üst oluyordu.

Onun için de şunun bunun elbisesini giymek işkence gibi geliyordu ona. Hem prova sırasında burnu akıyordu. Silemiyordu. Çekiştirip durdukça da kızıyordu yengesi. Kıpırdamadan dakikalarca ayakta durması gerekiyordu. Dikil ha dikil! İşi bitmeden salmıyordu Melek yengesi. Eli hep üstünde oluyordu. Kolunda, eteğinde, omuz başında... Kaldı ki topluiğnelerle tutturuyordu kumaşı.  Topluiğnelerle tutturulmuş elbise giymek de hiç hoşuna gitmiyordu... Korkuyordu. Ya üstüne batarsa?

            “Batmaz! diyordu Melek yengesi. Neden batsın ki! Kıpırdamazsan bir şeycik olmaz. Ama öyle cıva gibi kıpır kıpır olursan, elbette batar...”

            Ama o korkuyordu yine de. Ya batarsa?...

            Bir keresinde…..