|
“Adım Deste. On yaşındayım. Saçlarım uzun. Okula giderken örgü
yapıyorum. Ben yapmıyorum. Ablam yapıyor. Ablalarımın en çok,
büyüğünü seviyorum. Onun adı Gülname. Saçlarımı ören de işte o.
Gülname ablamdan başka altı ablam daha var: Gülperi, Metanet,
Birgül, Semiha, Sultan, Emine. Bir de Beste vardı, benim ikizim.
Evlatlık verdiler onu. Çok oldu, okula bile başlamamıştık daha.
Metanet ablamla Sultan ablam evliler. Benim yaşımda çocukları
var. Birgül ile Gülperi de yeni evlendiler. Ağabeyim az. Üç
tane. Kadir ağabeyimle Abdurrahman ağabeyim. Bir de Feridun var,
ama ben onu sevmiyorum. Ağabey demiyorum ona. Dövüyor beni.
Kadir ağabeyimle Abdurrahman
ağabeyim çok güzel. Hiç dövmüyorlar beni.
Kadir ağabeyim,
kızına alırken bana da elbiselik aldı. Öyle güzel ki görseniz
bayılırsınız! Kocaman kocaman çiçekleri var. Sarı, mavi,
turuncu... Ben aslında pembeyi daha çok seviyorum. Kahvecinin
kızınınki gibi yeşilin üzerine pembe çiçekli olsa çok daha iyi
olurdu. Ama olsun, n’apıyım, Kadir ağabeyimin aldığı da güzel.
Erzincanlıların Nebiye’ninkine benziyor. Melek yengem dikti.
Rengi başka ama desenleri kahvecinin kızınınkinin aynısı. Onu da
Melek yengem dikmişti. Nebiye’ninkini annesi dikmiş. Melek
yengeme getirmediler. Onun için de kolları daracık, omuzları
düşük, beli bol... Eteği de sarkıyor. Tabii, Melek yengeme
getirmezlerse olacağı o! Gördüm annesini. Onun diktiği o kadar
olur!
Melek yengemi çok seviyorum ben. Elbiselerimi hep o
dikiyor. Okul önlüğümü de... ”
Sustu. Elindeki kalemi ve rahatça okuyabilmek için
gözüne adamakıllı yaklaştırdığı defteri ders çalışırken masa
yerine kullandığı sofra tahtasının üzerine bırakıp çekirdek
külahını yeniden önüne çekti Deste.
Bir
yandan çekirdek çıtlatırken bir yandan da yazdıklarını gözden
geçirmesinde hiçbir sakınca yoktu. Nasıl olsa defteri gözüne
yaklaştırmak için bir eli yetiyordu.
Aslında
iyice de bunalmıştı. Bu güzel havada dört duvarın arasında
kapanıp kalmak pek de güzel bir şey değildi. Yaşıtları
sokaklarda koşturup duruyordu. Açık pencereden gelen çocuk
sesleri, bitişik odadan duyulan ağlama seslerini bastırıyor,
hatta bazen duvarlarda yankılandıkları bile oluyordu. Ama
mecburdu. Ödevini vaktinde yapmayınca olacağı buydu.
Okuması
bitince defteri bıraktı. Bir koşu gidip yandaki odada içini çeke
çeke ağlamaya çalışan Gülname ablasına bakmayı düşündüyse de
vazgeçti. Yanına giderse ablası daha da üzülebilirdi. En iyisi,
kendi haline bırakmalıydı. Birkaç çekirdek daha çıtlattıktan
sonra kaleminin ucunu sivriltip yeni baştan alçacık sofra
tahtasının üstüne abandı. Kaldığı yerden devam etmeye başladı:
“Kadir ağabeyimin aldığı entarilik sandıktaydı. Alalı çok
olmuştu. Annem arasına yağlı çıralar koyup sandığa kaldırmıştı.
“Sırtındakinin suyu mu çıktı? Hele o eskisin biraz, demişti...”
Durdu. Çekiştirip durduğu burnunu sildi. Defterin
üzerine dökülen gündöndü kabuklarını sıyırıp sofra tahtasının
üzerine serili örtünün bir köşesine topladı. Ağzına bir çekirdek
attı. Külahtaki çekirdeklerin irilerinden seçip önüne
hazırladıktan sonra doğruldu, uzun uzun gerindi, eğilmekten
uyuşan belini oynattı. Yumruğuyla arkadan bastırıp kamburunu
düzeltti.
Son yazdıklarını gözden geçirdi:
“Geçenlerde bu işin üzerine, çıkardı Melek yengeme
verdi annem.
“Dik de giysin bari, dedi. Madem geleceklermiş,
adama benzesin biraz...”
Okudukça gözleri ışıldıyor, içine bir ferahlık
yayılıyordu. Şöyle böyle derken bayağı güzel oluyordu ha ödevi!
Yarın kim bilir ne beğenecekti öğretmen. “Aferin” diyecek, en
büyük notu ona verecekti. Temizlik kolu başkanlığını bakkalın
kızı Sıdıka’dan alıp ona verecekti belki. Hatta belli mi olur,
bakmışsın, kitabı da o kazanabilirdi. Ah, o zaman arkadaşlarının
yüzünü görecektin! Ne kadar üzülecek ve kendileri kazanamadılar
diye çatır çatır çatlayacaklardı. Oh olsun! Görsünler bakalım,
köylü kızı diye alay ettikleri, hiçbir şeyde aralarına almak
istemedikleri Deste nasılmış!
Sabah olmuş da ödevini götürmüş, öğretmen de çok
beğenip iki kez üst üste okutmuş gibi heyecanlandı. Sanki
öğretmen beğendiği ödevleri yaptığı gibi bir kez de astsubayın
oğluna okutuyor, Deste de oturduğu yerden göğsünü kabartarak
arkadaşlarını süzüyordu. Almanyalı Pakize’nin yüzünü
buruşturarak biraz sonra okuyacağı ödevini gözden geçirişini,
Binbir Çeşit Memet’in oğlunun önündeki çocuğa yumruk atışını,
Yeşim’in sıra kendisine geldiğinde ödevini neden hazırlamadığı
konusunda kıvıracağı yalanı hazırlamak için başını önüne eğip
hınzırca düşündüğünü görür gibi oldu.
Öğretmenlerin, sınıfa müdür ya da müfettiş
geldiğinde parçaları okuttuğu – müsamerelerde ve törenlerde de
şiirleri o okuyordu – astsubayın oğlu metnin sonuna yaklaştıkça
bakkalın kızı Sıdıka’nın hırsından mosmor kesildiğini, ne
yapacağını bilemeden ellerini ovuştururken yanındaki
arkadaşlarına dirsek vurarak pis pis kendisini süzdüğünü görür
gibi oldu.
Acı bir kapı gıcırtısıyla düşlerinden sıyrıldı.
Sınıfın, öğretmen de dahil, kendisini alkışlayışı, tüm gözlerin
bir anda üzerine çevrilmesi... Sıdıka’nın ödev yazılı defterin
sayfasını hırsla kopararak avucunun içinde buruştururken, burun
bükerek kahvecinin kızına bir şeyler fısıldaması... Sonra
ikisinin birlikte dişlerini göstererek gülmeleri... Hepsi geride
kaldı.
Çabucak kendini toparladı. En iyisi kaldığı yerden
sürdürmeli, yazacaklarını bir an önce bitirmeliydi. Böylece bir
anda herkesin gözünde bambaşka bir Deste olup çıkacaktı.
Kendisinin hiç de arkadaşlarının ya da öğretmenlerinin sandığı
gibi tembel, beceriksiz biri olmadığını göstermiş olacak; bir
daha da kimse onunla alay edemeyecekti. Saçını çekip ayağına
çelme takamayacaktı.
Öylesine heyecanlıydı ki dizleri titriyor, yüreği
dolup taşıyordu. Kağıdın üzerine iyice abanıp yazmaya koyuldu:
“... Yengem de dikti. Çok güzel oldu. Benim yengem
çok güzel diker. Mahallenin dikişini hep o dikiyor. Başkaları
gibi değil ki Melek yengem! Okumuş. Akşam sanatı bitirmiş.”
Başını adamakıllı eğiyor, yazıyı pek iyi seçemeyen gözlerine
iyice yaklaştırarak, yazdıklarını bir kez de okuyarak
sürdürüyordu:
“... Diktiği dikişleri görünce komşuların ağzı açık
kalıyor. Birinin sırtında yeni bir şey gördüler mi:
“Çok güzel olmuş kız, güle güle giyin! Kime
diktirdin, Karslıların geline mi? diyorlar hemen.
Bazıları da imrenerek bakıyor. Dikiş parasının çok
pahalı olduğunu söylüyor:
“Ona vereceğim parayla - Mahmutpaşa’dan aldığı hazır elbiseyi
göstererek - ondan üç tane alırım.
Elbise diktiren kadın öteki kadının sırtındakine
şöyle bir bakıp omuz silkiyor.
“Valla ne bileyim, ayıp değil a, öyle uydurma
şeyleri giyemiyorum ben. Ne o öyle, insanın üstünden kaçacak
gibi duruyor. Ama bak, Allah için söylemeliyse öğretmenin karısı
bayağı güzel dikiyor, diyor.
Melek yengem dikti ama annem giydirmedi. Misafir
odasına koydu.
“Elleme! dedi.
Cumartesi günü giyer, elin adamlarını yanına temiz
pak çıkarmışım. Şimdi giysem, iki saatin içinde elime yüzüme
benzetirmişim. Öyle malımın kıymetini bilecek adam mıymışım ki
temiz tutaymışım...”
“Deste! Ne konuşuyorsun kızım öyle kendi kendine?
Gel şunu giy de, daraltayım biraz.”
İrkildi birden.
Melek yengesinin sesiydi. Yine elbise giydirecekti
mutlaka. Ay! Melek yengesinin de şu huyu yok mu!... Deli
ediyordu adamı. Her gün her gün prova! Olacak iş mi yani! Melek
yengesini çok seviyordu ama başkalarının elbisesini giymeyi hiç
sevmiyordu. Elalemin elbiselerini onun üzerinde prova etmesi
canını sıkıyordu. Ne kadar yapmayayım dese de, bir bakmışsın,
başkasının olduğunu unutup elbiseyi benimseyiveriyordu Deste.
Düşler kurmaya başlıyordu kendi kendine. O güzel, pahalı
elbiselerle sokağa çıkıp salına salına dolaştığını,
Erzincanlıların Nebiye’nin ağzının açık kaldığını, Sıdıka’nın
hasetinden çatladığını düşünüyor; prova bittiğinde de tüm
düşleri alt üst oluyordu.
Onun için de şunun bunun elbisesini giymek işkence gibi
geliyordu ona. Hem prova sırasında burnu akıyordu. Silemiyordu.
Çekiştirip durdukça da kızıyordu yengesi. Kıpırdamadan
dakikalarca ayakta durması gerekiyordu. Dikil ha dikil! İşi
bitmeden salmıyordu Melek yengesi. Eli hep üstünde oluyordu.
Kolunda, eteğinde, omuz başında... Kaldı ki topluiğnelerle
tutturuyordu kumaşı. Topluiğnelerle tutturulmuş elbise giymek
de hiç hoşuna gitmiyordu... Korkuyordu. Ya üstüne batarsa?
“Batmaz! diyordu Melek yengesi. Neden batsın ki!
Kıpırdamazsan bir şeycik olmaz. Ama öyle cıva gibi kıpır kıpır
olursan, elbette batar...”
Ama o korkuyordu yine de. Ya batarsa?...
Bir keresinde…..
|