|
Güzellik nedir? Güzel olmak bir özellik mi yoksa başkalarına
karşı işlenmiş bir suç mudur? Güzellik kendinin farkında olmakla
beslenen bir öğe midir? Bu sorular gündelik yaşamda sormayı
düşünmediğiniz sorulardır. Ancak bir romanda karmaşık bir
serüvenin odağında kimliği güzelliğiyle örtüşen bir kadının
bulunuşu size bu soruları sordurabilir. Eğer romandaki tüm kurgu
kadının güzelliğinin bir elbise gibi aktarılmasına
bağlanmışsa...
Güzellik enstitülerinin, gövdeyi, teni canlandıran gençleştiren
uygulamaların onlarca yolunun, güzel ve genç görünmek, zamanın
etkilerini silmek için inanılmaz formüllerin, doğal ürünlerin
kullanıldığı bir çağda; dünyadaki açlığın çığ gibi büyümesine
karşın balların, sütlerin, maden sularının, meyvelerin güzellik
maddelerine dönüştürüldüğü bir çağda güzelliğin solumayla
aktarılabileceğini anlatmak ustalık isteyen bir iş kuşkusuz.
Yazarın düşleri
Yıllar öncesinde, gensel kopyalama ve bellek aktarımıyla
işadamlarının sürekli genç kaldığı bir dünya anlatılmıştı. Bu
bilim kurgudan sonra canlıların kopyalanmasının şaşırtıcı
tartışmaları başladı. Henüz bellek aktarımından söz edilemiyor
ama, edebiyat bilime yol mu gösteriyor sorusu akla takılmıyor
değil. Jules Verne bu yol göstericilerden biri yalnızca.
Geleceği düşleyen tek yazar değil. Yazarların kara düşleri de
var üstelik. Ve bir süredir o düşler gerçekleştirilmeye
çalışıyor gibi.
1948 doğumlu Fransız yazar Pascal Bruckner’in yazdığı Les
Voleurs de beaute adlı romanın içeriği de bir karabasan gibi
sizi ürpertebilir. 1997’de Renaudot ödülünü alan bu yapıtı
dilimize, öykücü/romancı Mustafa Balel, ‘Güzellik Hırsızları’
adıyla çevirdi.
Kitap Ayrıntı Yayınları’nca basıldı. Kahramanlardan birinin,
edebiyat yapıtlarından çaldığı imge ve anlatımlarla yazar olmaya
çalışan biri oluşu, kurguya inandırıcılık katan bir olgu.
Başkalarının anlatım güzelliklerini çalmak ile yüz güzellik ve
gençliğini çalmak arasında bir fark var mı? Otlara gömülerek bir
çiçek gibi kurutulmaya bırakılmış genç bir kadının güzelliği ve
gençliği şu yolla aktarılabilir mi: “Bir saat sonra cile kokan
penceresiz bir odaya yerleşmiştim. Burnum ve yüzümün bir bölümün
eski tip gramofonların geniş ağzını çağrıştıran koni şeklinde
çok büyük bir soluma aygıtına gömülüydü. İç kısmı plastik bir
tabakayla kaplı olan aygıt bir bakır levha yardımıyla küçük bir
masaya tutturulmuştu. Gözlerim kapalı, dudaklarım yarı aralık,
oradan çıkan taze havayı uzun uzun soluyordum, nefis bir
solukla, yavaş yavaş kendini tüketen sevgilimin soluğuyla
sarmalanmıştım, gençliğin tanrısal buhurunu doya doya içime
çekiyordum. Bu kokunun hoşluğu günlerce yemeden içmeden
kesilmeme yol açtı.Adeta yeni bir kan nakli, yüzümü saran uçucu
bir madde gibiydi ve yenileniyordum.(...) Sabahtan öcünü alan
alacakaranlıktım ben. Gerçekte yeniden doğmakta olduğumu
hissediyordum. Anlaşılmaz bir kimyasal tepkime damarlarıma güç
şırınga ediyor, kaslarımı eski haline getiriyor, cildimi
sıkılaştırıyordu. Bu ağızlığa yapışık , nişanlımı büyük yudumlar
halinde içerek yaklaşık iki hafta kadar orada kaldım. “
Romanın bir cümleyle özeti şu: Nişanlısının gençliğini çalarak
yeni bir yaşama başlamayı uman bir düzmece yazar ve dünyadaki
genç ve güzel insanların bu özelliklerini çalan bir çete.
Gördüğünüz gibi simgeselliğe ve değişik okumalara açık bir konu.
Anlatımı da akıcı ve yalın.
|