|
Kasım ortaları dedi mi, ortalığın
tadı tuzu kalmazdı. Havalar bozar, soğuklar bastırırdı birden.
Bir esintidir kavururdu her yanı. İlkin usuldan başlardı yel.
Ardından, giderek azıtırdı.
Şahlanmış tay gibi tozu dumana katar, nerede ne kadar yaprak
var, götürür dere içlerine doldururdu. Çeri çöpü de tabii...
Henüz
ekim sonlarıydı. Ama şimdiden evlerin önü yapraktan geçilmez
olmuştu. Ne kadar söğüt, kavak, erik, vişne yaprağı varsa kapı
önlerine yığılmıştı...
Bir
frak, bir papyon kravat, bir ipek gömlek, bir çift ayakkabı...
Çok
heyecanlıydı Sarı. Konsolos olacağını duyunca, nasıl
karşılayacaktı ki annesi?
Yol
boyu hem yürüyor, hem bunu düşünüyordu. Mahalleye yaklaştıkça
heyecanı iyice artmıştı. Hele hamamı, önünde emeklilerin
sandalye atıp tavla, domino oynadıkları kahveyi, taksi durağını
geride bırakıp da dere içine saptığında içi içine sığmaz
olmuştu. Ne diyecekti ki acaba?
“Almasaydın evladım. Benim bir de
onunla uğraşacak halim mi var?” diye küçük bir sitemle mi
geçiştirecekti? Yoksa “Yaşamayasıca, ben seni konsolos yaparım
şimdi!” diye takunya elinde kovalayacak mıydı?...
Aslında
sevinebilirdi de. Belli mi olur? Fena mı, oğlu paşa oldu,
koskoca Fransız konsolosu oldu diye önüne gelene böbürlenirdi.
Eve
gitmeden nasıl bir tepki vereceğini kestirmek kolay değildi. Ne
diyeceğini, nasıl karşılayacağını görmek için bir an önce eve
varması gerekiyordu.
Bir
frak, bir papyon kravat, bir ipek gömlek, bir çift ayakkabı...
Yeni
öğretmenleri Pınar Hanım vermişti kendisine bu rolü. Giden
öğretmenlerinin ardından yas tutmaya başlayan dördüncü sınıfın
bu yası hiç de uzun sürmemişti. Yeni gelen öğretmen korktukları
gibi çıkmamış, daha sınıfa girer girmez kendini sevdirmesini
bilmişti. Bir kere güleç yüzlüydü Pınar öğretmen. Öteki gibi
olura olmaza sinirlenip sivri uçlu anahtarlığıyla başlarına
vurmuyordu. Bazı öğrencilerle konuşup ötekileri dışladığı da
yoktu. Herkesle aynı şekilde ilgileniyordu. Hepsi bir yana gelir
gelmez bir canlılık getirmişti sınıfa.
Üstelik
eski öğretmenleri gibi müsamereye sadece ön sıradaki birkaç
çocuğu almamış, arka sıralara da sormuştu, isteyen var mı diye.
Kral, kraliçe, ipek tüccarı, tahtırevanla gezen sultanlar,
omuzları yıldızdan geçilmeyen, kasketlerine ve pantolonunun
yanlarına sarı sutaşı çekili generaller... Bu rollere pek
hevesli çıkmadığından kim parmak kaldırdıysa onu seçmişti.
Çaycı, tahtırevan taşıyıcı, kralla kraliçenin muhafızları, ipek
tüccarının karısının başucunda devekuşu tüyünden yelpazeler
sallayan nedimeler... Onlara da öyle...
En çok
parmak kaldırılan rol tahtırevan taşıyıcılığı olmuştu.
Çünkü bunlar, bacaklarında eski bir pantolon, çıplak
gövde, yalınayaklar çıkacaklardı sahneye. Yani özel olarak
kostüm hazırlamalarına gerek kalmayacaktı.
Sınıfın
en çalışkan, en yakışıklı çocuklarından biri olan Sarı,
tahtırevan taşıyıcı olmak istemişti ama olmamıştı. Onu böyle
temiz giyimli görünce kabul etmemişti Pınar öğretmen.
“Hayır
çocuğum, tahtırevan taşıyıcılığını boş ver, Fransız konsolosu
olacaksın sen!” demişti.
En ön
sırada oturan kızlardan biri, tellerle tutturulmuş dişlerini
göstererek itiraz edecek olmuştu. Fakat öğretmen, anında
susturmuştu onu:
“Aması
falan yok! Arkadaşınız uzun boyu, ince yapısıyla bu role çok
uygun.”
Böylece
kimse bir şey söyleyememişti.
Hem
yürüyor, hem de bunları düşünüyordu Sarı.
O çürük dişli kız aklına geldikçe sinir oluyordu.
Ön sırada oturan sırık boylu Serra'ya da öyle... Olura
olmaza kıkırdayıp duruyordu... Ne kadar itici bir kızdı öyle!
Kendini beğenmiş Neslihan bile ondan çok daha iyiydi. Hele şu
Meftun!... Tanrım, çocuğa bak! Gözleri bozuk değildi, boyu da
kısa sayılmazdı, yine de gitmiş en önde oturuyordu. Bir şey
söylendiğinde de ağzının içine zorlukla sığan pabuç kadar
diliyle:
“Ama
bizim sinemamız vaaar!” diyordu.
Öğretmen ona ilkin çaycı rolünü verecek olmuştu.
“Tipin
bu role çok uygun.” demişti.
Eh,
tabii, öteki öğretmen gibi, göbeklisin, tombulsun diyecek
değildi elbette... Kibar bir hanımdı Pınar öğretmen.
Beriki
hemen atılmıştı:
“Ama
bizim sinemamız vaaar!”
Öğretmen, ne demek istiyor bu, dercesine şaşkın şaşkın etrafına
bakınmıştı. Çocuklar, hep bir ağızdan:
“Doğru
söylüyor öğretmenim. Şifahiye Medresesi’nin yanındaki bahçe
sineması onların!”
“Yavaş!
diye atılmıştı öğretmen. Hep bir ağızdan konuşulmaz! Kime
soruyorsam, o söyler!”
Bir
frak, bir papyon kravat, bir ipek gömlek, bir çift ayakkabı...
Sarı
bunları düşünürken öyle dalmıştı ki, oturdukları sokağa
geldiğinin bile farkında değildi.
Birden
bir ses duydu:
“Sarı,
evladım! Deminden beri bağırıyorum a teyzem! Dumrul'u gördün mü,
Dumrul'u?”
Sarı,
başını kaldırdı.
İri
yarı, kemikli bir kadın... Dumrul'un annesi... Bugünlerde hemen
herkes gibi elinde uzun çubuk, kapısının önünde yün çırpıyordu.
“İşi
vardı teyze, dedi. Birazdan gelir.”
Sonra
yeniden yola koyuldu.
Kadın
çubuğu yana bırakmış iki eliyle belini ovarken kendi kendine
söyleniyordu:
“Ne işi
varmış ki? Şu oğlana bir türlü öğretemedim. Okul bitti mi evine
gelsene a çocuk!”
Dağılan
kafasını toparlayamıyordu Sarı. Dumrul dersten sonra neden
okulda kalmıştı ki? Koro çalışması... Sınıf temizliği... Iıh! Ne
kadar zorlasa da çıkaramayacaktı. Aklı fikri konsolostaydı
onun.
En
iyisi kafa yormamalıydı. Nasıl olsa gerilerde kalmıştı kadın.
Söylenmeleri duyulmaz olmuştu.
Bir
frak, bir papyon kravat, bir ipek gömlek, bir çift ayakkabı...
Sarı
hem yürüyor, hem de unutmamak için kendi kendine Pınar
öğretmenin istediği malzemeleri sıralıyordu:
“Bir
frak, bir papyon kravat, bir ipek gömlek, bir çift ayakkabı...
Bir frak, bir papyon kravat, bir ipek gömlek, bir çift... Bir
frak, bir papyon kravat, bir ipek gömlek... Bir frak, bir papyon
kravat, bir... Bir frak, bir papyon... Bir frak bir... Bir
frak... Bir...”
|