|
Cumhuriyet
Kitap Dergisi / 8 Mayıs 1993 / Sayı 167
Kapak Konusu
: Türkiye’den bir Michel Tournier geçti.
“Veda Yemeği”, “Çalı Horozu” ve “Gilles ile Jeanne”
adlı kitapları ülkemizde de yayımlanan Michel Torunier
Fransa’nın en yaratıcı yazarlarından biri olarak tanınıyor.
Roman ve öykülerinin çoğunda mitlere ve onları günümüz
toplumlarına uyarlamaya özel bir önem veriyor. Masumiyetin
yitirilmesi, cinselliğin değişik halleri ve insanların
takıntıları gözde konuları arasında. En son yayımlanan “Veda
Yemeği”nde Hegel okuyan entelektüel bir kadınla balıklardan
anlayan bir denizcinin aşkını anlatıyor. Ayrıntılı, felsefi
provakasyona yer veren bir yazım tarzı var. Fransız Akademisi
Roman Büyük Ödülü ve Goncourt Ödülü sahibi.
Geçenlerde “hayalindeki kütüphane”yi anlatmak için
Türkiye’ye gelen Tournier “Ulusal yas” nedeniyle bu projesini
gerçekleştiremedi ama Cumhuriyet Kitap için yönelttiğimiz
soruları içtenlikle yanıtladı.
MUSTAFA BALEL :“Veda
Yemeği”nde yer alan “Ermişler Bayramı Mantarları” adlı öykünüzde
modern toplumların “başarılı insan tipi”yle dalga geçiyorsunuz
bir bakıma. Parası, evleri, soylu yarış atları olan bir iş adamı
sıradan bir köylünün huzurundan yoksundur. Burada modern
toplumların “gösteriş”ine karşı tavır olarak “yalınlık”tan yana
olduğunuzdan söz edebilir miyiz?
Michel Tournier :
Bakın bunu “Cuma ya da Pasifik Kıyıları” adlı kitabım için
söyleyebilirsiniz. O kitapta uygarlıkla doğallık karşı karşıya
getiriliyor. Modern topluma açık bir Cuma ile bir tür yabanıl
bir Cuma arasındaki zıtlık söz konusu. Tercih diye bir durum yok
ama, bu iki zıtlığı karşı karşıya getirmeyi ilginç buluyorum.
Kırda yaşayan ve hiçbir şey yapmayan insanın zıtlığını. Ben
şahsen kırda yaşıyorum. 35 yıldır küçük bir köyde yaşıyorum.
Köyümün insanlarıyla yaşıyorum. Köyde çocuklar yetiştirdim.
Oğullarımdan birini. Eh kentte yaşamak istemiyorum. Çünkü ben
toğrağı seviyorum. Tabii bu öyküde eğer her şeye sahip
olabilecek kadar parası olan adamla hiçbir şey yapmayan adamı,
hani şu nehirden alabalık, tepelerden mantar toplamakla yetinen
Ernest’i seçtiysem bu tadı tercih ettiğim için seçtim. Yoksa
bunu doğaya dönüşü savunmam ve bu görüşü savunanların yandaşı
olmamla bir lgisi yok. Benim büyük bir kusurum var. Hiçbir iş
yapmayı beceremiyorum. Bir çivi çakmaktan daha acizim. Elime
testere alıp bir odun parçasını kesemem. Bu da büyük bir
handikap. Tek başına yaşayan bir insan prensipte her şeyi
becerebilmelidir. Bakın ne diyeceğim, ben yemek yapmasını bile
kıvıramam. O zaman görüdüğünüz gibi yürümeyen bir şeyler var.
MUSTAFA BALEL :
“Evlilik, çiftlerin birbirine söyleyecek sözleri kalmadığı için
bitiyor. Bakir bir kulak bulmak için eş değiştiriyorlar.”
Diyorsunuz. “Veda Yemeği”ndeki “Suskun Aşıklar” adlı öykünüzde.
Öteki öykülerinizde de aileyi bir ölçüde mutsuzluk kaynağı
olarak gördüğünüz söylenebilir. Aile devrini tamamladı mı sizce?
Michel Tournier :
Evet, aile ve söz ilintisini çok ilginç buluyorum. Ben önce
radyoyu tanıdım. Savaş öncesi ailece yemekelrde radyo dinlerdik.
Sonra aile yemekleri sırasında televizyon seyretmeye başladık.
Bu durum aile içi konuşmaları öldürdü. Bu demektir ki üzülmeye
değmez. Aile içi konuşmalar pek de ahım şahım şeyler değildi.
Çünkü vasat bir ailede, anne, baba ve çocuklardan oluşan vasat
bir ailede insanların kendi aralarında yaptıkları konuşmalar pek
de dahice şeyler değildi. Sonuçta televizyonun yaptığı sanırım,
bir ölçüde de olsa iyi oldu. O halde aile hayatı bugün ne oldu?
Ben birçok aile tanıdım. Aile gençleri, genç aileler… Büyük, çok
büyük bir fark var bugünkü aile yaşamıyla altmışlı yıllarınki
arasında. Benim zamanımda bir aile çocuğunun eve sevgilisini
getirip onunla yatması söz konusu değildi. Eğer istiyorsa
çocuğun bunu başka bir yerde yapması gerekirdi. Bir genç kendi
evinde sevgilisiyle yatamazdı. Ben işte böyle yetiştim. Ve reşit
çocukların çekip gitmeleri için haklı gerekçeleri vardı. Çünkü
yatmak istiyorlardı. Şimdi öyle değil. Bugün bunu aşağı yukarı
yirmi beş yaşında yapıyor artık. Çocukların sevgililerini
evlerine getirdikleri söyleniyor. Bu durum her şeyin değişmesine
yol açıyor tabii. Artık çocuklar gitmek değil, kene gibi
yapışmak eğilimindeler. Anne babalar artık çocuklarından yakayı
sıyıramıyorlar bir türlü. Bekliyorlar ki çocuklar gitsin. Bu
durumda sorun tersine dönmüş oluyor. Benim zamanımda çocuklar
çok erken yaşta evlerinden ayrılıyorlardı ve anne ve babaları
üzülüyordu. Hani Almanlar’ın dedikleri gibi: Otel Anne. Ben otuz
yaşında hatta daha ileri yaşlarda gençler tanıyorum,
ailelerinin evlerinde yaşıyorlar. Eh böylesi çok daha basit.
Kira, elektrik, su, yakacak, yiyecek dertleri yok.
MUSTAFA BALEL :
Böylece ailelerine büyük bir yük getirmiş oluyorlar.
Michel Tournier :
Evet, bütün bunları aileler ödemek zorunda kalıyorlar. Taşınmak
zorunda kalan çocuklarına “Ee yeter gayri, eskiden müstakil bir
evim vardı, orada kalabiliyordunuz, şimdi varı yoğu küçük bir
dairede oturuyorum, gidin de biraz rahat edeyim” demek zorunda
kalıyorlar. Ama ne yapıyor onlar? Çekip gitmeleri için ev
alsınlar diye para veriyorlar. Şimdiki aileler çok nazik biliyor
musunuz? Bugünün anne babalarının cömertliği karşısında donup
kalıyorum. Bir kere benimkilerden kat kat cömertler. Benim anne
babam hiçbir zaman başka yere yerleşeyim diye para vermediler.
Zaten o zamanlar böyle şey yoktu. Kendi başımın çaresine bakacak
kadar büyümüştüm. Ama ilginç ola aile yaşamı “yanmıştı”, ama
şimdiki anne babaları çok cömert ve yeni fikirlere çok daha açık
buluyorum. Bizim ailede dört çocuk vardı. Şimdi dört çocuklu bir
aile bulmak neredeee?
MUSTAFA BALEL :
Edebiyat serüveninizde mitlere çok özel bir yer verdiğinizi
biliyoruz. Onları yeniden yaratarak boşluğu doldurmaktan söz
ediyorsunuz. Adem ile Havva miti ise Heteroseksüel ilişkinin
normalizasyonunu sağlayan bir mit. Adem ile Havva’yı yeniden
yazmak isterseniz cinsiyetlerini olduğu gibi bırakır mısınız?
Michel Tournier :
Adem ile Havva mitini yapıtlarımda beş altı kez anlatmak zorunda
kaldım. Her defasında değiştirerek tabii. Özellikle “Veda
Yemeği”nde üç versiyonu var: “Parfümün Efsanesi”, “Müzik ve
Dansın Efsanesi”… Bir tane de “Çalı Horozu”nda var. En baştaki
Habil-Kabil zıtlığını işlediğim “Adem Ailesi” adlı öykü. Gelelim
cinsiyet sorununa. Bildiğiniz gibi Adem ile Havva’da iki kardeş
birbirleriyle yatmak zorunda kaldılar. İnsanlığın devamı için
kendi aralarında evlendiler. Adem ile Havva’nın çocuklarının
seçme şansı yoktu. Sonuçta temel sorun ensest sorunu. Lut
başlangıçta kendi öz kızının aşığı oldu. Sodom ve Gomore’un
yıkımından sonra, Lut kızıyla yatıp onun kocası olur. Burada da
durum ilginçtir. Bir kızın babasını kendisiyle yatmaya zorlayışı
ilk kez görülmektedir. Geriye nesiller bırakabilmek için tabii.
Çok çılgınca bir hikayedir bu. Bir o kadar da ilginç. Şunu
söylemek isterim ki, eğer bu soruyu aydınlığa kavuşturmak
istiyorsak, önce ensest problemi üzerinde durmamız gerekiyor.
Geçenlerde Lepistros’a neredeyse mektup yazıp intihar etmesini
söyleyecektim. Çünkü teorisi, ensest konusunda geliştirdiği tüm
teorileri, onun sadece insan toplumunun karakteristik özelliğini
oluşturduğu üzerine temellenmekteydi. Oysa bunun doğru olmadığı
ortaya çıkmıştır. Hayvanlarda da ensestin olduğu görülmüştür.
Amerikalılar şempanzeler üzerinde deneyler yaptılar. Onları
aileler halinde yaşamak zorunda bıraktılar. Aslında normal
olarak şempaze dediğin, ne bileyim artık, doğurduktan sonra
çeker gider. Bu durumda da erkek şempanze dişi yavrusunu ileride
gördüğünde tanımaz ve onunla çiftleşebilir. Bu ensest değildir.
Eğer maymun ailesini birlikte yaşamaya zorlarsanız, yavruların
çekip gitmesi ve öteki toplumlara karışmaları önlenmiş olur.
Burada ensest durum söz konusudur. Erkek şempanze dişi yavruyla
çiftleşir. Demek ki ensest olayı yalnızca insanlara özgü
değilmiş. O halde Lepistros’un tüm teorisi çürümüş oluyor.
Bakın, sanırım Kutsal Kitap’taki tüm hikayeleri ensestin ışığı
doğrultusunda enik onu incelemek gerekiyor.
MUSTAFA BALEL :
Sayın Tournier, kimi öykülerinizin teması çok yoğun. Adeta bir
deneme gibi… Üslupça yazarlar gibi dille oynamaktansa, temayı
yoğunlaştırmayı yeğliyorsunuz. Üslubun bir kalmadı mı dersiniz?
Michel Tournier :
Önce şunu belirtmeliyim ki ben şair değilim. Şiir konusunda
Valérie’nin çok önem verdiği bir anekdotu vardır. Mallarmée ve
Degas konuşuyorlarmış. Degas, Mallarmée’ye diyesiymiş ki: “Ah,
bilmem neden ama benim şiir yazmam imkansız. Fikir dene şeyden
eser yok bende.” Mallarmée ne demiş biliyor musunuz? “Sevgili
dostum, şiir fikirle değil, sözcüklerle yazılır.” Evet haklı. Bu
gerçekten böyle, şiir sözcüklerle yazılır. Her şeye kumanda eden
fikirler gelecek olursak, eh artık şiirin işi değil o,
düzyazının kapsamına giriyor. Ben esas olarak bir düzyazıcıyım.
Çünkü bir fikir adamıyım. Fikirleri işliyorum. Ve bu noktada
sözcükler geri planda kalıyor. Oysa şiirde baskın olan,
öncelikli olan sözcüklerdir. Şair değilim ben. Düzyazıcıyım.
Romancı, öykücü, denemeciyim. Bana kumanda eden sözcükler değil
fikirler elbette. Bu bakımdan ele alınacak olursa, bir bakıma
çevrilmesi kolay bir yazarım. Çünkü bende önde gelen
fikirlerdir. Fikirlerse başka dillere çevrilebilir. Oysa şair
yanı ağır basan bir yazarın, tüm gücünü sözcüklere veren bir
yazarın yapıtını çevrilebilir türden değildir. Örneğin Giono
gibi, Colette gibi her şeyden önce şair olan yazarlar
çevrilemez. Oysa bende sözcükler değil, fikirler esastır. Böyle
olunca da çevrilebilir.
MUSTAFA BALEL : Eh Tournier çevirmenin de pek o kadar basit
olduğu söylenemez doğrusu.
Michel Tournier :
Ben benim yapıtlarımı çevirmenin basit olduğunu söylemedim ki!
Benim demek istediğim, bende fazla söz kalabalığı, sözcük oyunu
yok. Bende sözcük bir alettir yalnızca. Efendi değil, uşak.
Fikrin hizmetini görüyor sadece, konuta onun elinde değil. Oysa
Claudel, Giono her şeyden önce şair yazarlar. Onları çevirmek
zor. Claudel’i çevirdiğini sanır insan, oysa böyle bir şey söz
konusu olamaz, sadece bir sanıdır bu.
Mustafa BALEL
Cumhuriyet Kitap Dergisi / 8 Mayıs 1993 / Sayı 167
|